Huzuru Bulmak

Sıyrılıp geçmişin ağır zifrinden
Huzura ulaşıncaya dek
Devam etmeli insan yürümeye
Ve ben azizim… ve ben
O lanet huzuru bulacağım güne yürüyorum
Her ne zaman ki bulursam
İşte o zaman duracağım
O durmak ki ama öyle böyle olmayacak
Bir geminin attığı demir gibi
Bir kayanın deniz tabanına oturduğu gibi
olacak duruşum
Ne var ne yoksa duracak

Reklamlar

ADINDI MUTLULUK

ADINDI MUTLULUK

Aklımda her an
Sendin hep kalbimi dolduran
Zaman zaman gördüğüm yüzler
Şimdi oldular hep yalan

İnanmak mı daha güç olan
Dayanmak mı bilemedim inan
Oysa, daha dün sendin elimi tutan
Bugünse hayalin geriye tek kalan

Düşünmek bir ızdırap
Kurgular, hep zihnimi esir alan
Oysa beni özgür kılan
Bir kalem ve bir kağıt masada duran

Dönüp sorsalar bana geri
Neydi hayatta en sevdiğin
Dil söyler adını çaresiz
Önce sendin şimdi mazi

Nasıl bir his bir bilsen
Bir an adındı mutluluk
Şimdi kara bir kapının hüzünlü zili sesin
Ve üzerime toprak atandı aslında sözlerin

Kırılmak zaman alır

Bir kadın neden susar?
Kırılmıştır susar,
Kırmamak için susar,
Güçlü kadını kırmak da güçtür.
Bunu başardıysanız eğer,
Çok ciddi bir şey yapmışsınız demektir.
Ama o susar.
Çünkü kadın susmaz ise,
Duramazsınız, karşınıza çıkan dalganın karşısında.
Yıkar geçer,
İyileşemezsiniz bir daha.
Üzmemek gerek kadınları.
Kırmamak gerek kadınları.
Ama hayat hiç bir zaman adil olmadı.
Tüm kırdıklarımdan özür dilerim.
Beni kıranların da isimlerini heybemde saklamaya devam ederim.

Yalnız Rüya

Oturduğu yerden yavaşça doğrulup masaya yaklaşırken, ahşap sandalye uyuşuk uyuşuk çatırdadı. Önündeki cam masanın üzerinde duran, yarısı boşalmış bardağı dikkatlice kavradı ve iki büyük yudum aldı. Bardağı masaya geri bırakırken gözü, yerde duran cam kırıklarına ilişti. Bir an yüzünün kızardığını hissetti Salih ama hemen kendini toparladı. Bahçesinde oturduğu çay bahçesinin, denizi karşıdan gören güzel bir manzarası vardı. Üzeri asmalarla kaplı, salkım salkım üzümlerin sarktığı, güzel ve sakin bir yerdi burası. Akşamları, soğuk bir bardak bira ve yanında tuzlu fıstık, denizin de eşsiz manzarası eşliğinde vazgeçilmez bir keyifti Salih için. Kıyıya vuran dalgaların ruhunu yıkadığına inanırdı.

Kırklı yaşların henüz başlarındaydı Salih. 180 cm boylarında, zayıf yapılı bir adamdı. Birayı sevdiğinden, ufak da bir göbeği vardı. Ne yaptıysa bu ufak göbeği eritememiş ve onunla yaşamayı öğrenmişti artık. Özel bir şirkette çalışıyor ve gayet sıradan, monoton bir hayat yaşıyordu. Tıpkı bir çok insanın yaşadığı gibi sıradan bir hayat. Hayatında başka kimse yoktu. Yaşamında dahil edebilecek birini aramayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Yalnızlığa alışmıştı artık.

O akşam yine mesai bitiminde iş yerinden çıkmış ve evin gelmişti. Duş alıp, üzerini değiştirmiş, yemeğini de yedikten sonra evinden çıkıp her akşam vakit geçirdiği çay bahçesine gelmişti. Birasını ve tuzlu fıstığını söyleyip, denizi seyrederek kendi ile baş başa vakit geçiriyordu. İkinci biradan sonra hesabı ödeyip evine dönecek ve ertesi sabah yine işe gidecekti. Her şey, her zaman olduğu gibiydi.

Dalga sesleri ve zihninde yuvarlanan onlarca düşünce arasında, karşısındaki masaya bir kadın geldi. Yanında ufak bir kız çocuğu ve elinde kırmızı bir vali vardı kadının. Önce, küçük kızı kucaklayıp, sandalyelerden birine oturttu kadın. Valizini, durması gerektiğini düşündüğü bir yere iliştirip, kızın sandalyesinin yanında ki sandalyeye de kendisi oturdu. O otururken sandalyeden bir gıcırtı yükseldi. Salih bir an kadınla göz göze geldi ama kadın, bakışlarını hemen kaçırdı. Rahatsızlık verdiğini hisseden Salih, içinde bir utanç hissederek başını çevirdi ve birasından bir yudum daha aldı. Aklında, daha önce de defalarca düşündüğü seyahat planlarının üzerinden yeniden geçerken garson küçük kıza, tost ve ayran servisi yapıyordu. Kadına da bir fincan çay bırakarak masadan uzaklaştı.

Salih, ikinci birasını sipariş ettiğinde küçük kız, çay bahçesinden dolaşıyor, kendi kendine şarkılar söylüyor ve elindeki bebekle oyunlar oynuyordu. Kadın ise bir sigara yakmıştı bir yandan da telefonda biri ile konuşuyordu.

  • Dondurma ister misin?

Bir an ne olduğunu anlayamayan Salih, sese doğru başını çevirdiğinde küçük kız ile göz göze geldi. Dönüp kadına baktı ama kadın hala telefonda konuşuyordu. Tekrar kıza dönüp;

  • Hayır teşekkür ederim ama belki annen ister. Ona da sormak ister misin?

Acemice kızı kendinden uzaklaştırmaya çalışırken – çünkü çocuklarla arası hiç bir zaman iyi olmamıştı Salih’in ve eski karısı da bu yüzden terk etmişti onu.

  • Hilal kızım! Rahatsız etme kimseyi. Gel buraya lütfen. Tostunu da bitirmemişsin bak.
  • Doydum anne. Artık yemek istemiyorum. Ama tatlı olarak dondurma yiyebiliriz.
  • İnsanlarla konuşmayı çok sever. Kusura bakmayın. Size rahatsızlık vermedi umarım.
  • Hayır. Aksine, memnun oldum. Benden dondurma siparişi almaya çalıştı sadece. Ama izin verirseniz ona bir dondurma ısmarlayabilirim. Tabi size de…

Salih, söylediklerine kendi de inanamıyordu. Kimseyle, kolay kolay iletişime geçmez, kendi halinde otururdu. Ama bu küçük kız sanki kapalı bir kapıyı aralamıştı bilmeden.

  • Yok, teşekkür ederiz. Buna hiç gerek yok.
  • Israr ediyorum. Küçük bir kızın isteğini gerçekleştirme fırsatını elimden almayın lütfen. Hem o söyleyince benim de canım çekti şimdi.

Kadının bir kere daha hatır demesine fırsat vermeden, garsona dondurma siparişini vermişti bile Salih. Zaten bu ufak, sahil kenarı, çay bahçesinde, çok da fazla dondurma seçeneği yoktu. Dondurmalar servis edildiğinde, küçük kız koşarak Salih’in yanına gelip elinden tuttu. O anda içinden bir şeyler koptu sanki Salih’in.

  • Sen de gel, bizimle birlikte ye dondurmanı. “Nolur” hadi gel.
  • Hilal! Amam ayıp anneciğim. Gel sen buraya hadi. Dondurma için teşekkür ederiz.
  • Adın ne senin?
  • Salih
  • Anne! Salih amca da bizimle birlikte dondurma yiyebilir mi? Ben onu çok sevdim.

Salih o an sanki yavru bir köpekcikmiş gibi hisetti. Çaresizce etrafta dolaşırken, bu küçük kız onu bulmuş, şimdi de annesine kabul ettirmeye çalışıyordu. Salih o sıcak yuvada bir yer bulabilecek miydi? Ne yapacağını bilmez bir halde kollarını iki yana açtı ve kızın annesine baktı. Onay alınca, dondurmasını da alıp kızla birlikte masalarına gitti ve boş sandalyelerden birine oturdu.

  • Kusura bakmayın. Böyle biraz garip oldu. Adım Salih.
  • Asıl siz kusura bakmayın. Ama Hilal sizi çok sevdi. Dondurma için de yeniden teşekkür ederiz. Benim adım Rüya, Hilal de kızım. Ufak bir seyahate çıkıyoruz. Kardeşim, bir saat kadar sonra bizi buradan alacak.
  • Çok memnun oldum. Demek seyahate çıkıyorsunuz. Size özendim şimdi vallahi. Ben de nicedir düşünüyorum ama henüz gerçekleştiremedim.

O akşam her şey, alışılmışın dışında ilerliyordu Salih için. Uzun zamandır kimse ile oturup sohbet etmemişti. Bu minik kız çocuğu, içinde bir yerlerde gizli kalmış, unutulmuş bir kapıyı aralamıştı sanki. Uzun uzun konuştular kadınla. Kadının saçları kısaydı.  Çok güzel ve masum bir yüzü vardı. Konuşurken, istemsizce tek kaşını kaldırıyordu. Bu hareket ona çok yakışıyordu. Birlikte seyahatlerden, oyunlardan, şarkılardan, hayattan bahsettiler. O bir saat, hayatındaki en güzel anlardan biriydi sanki Salih’in.

  • Salih! Salih?!
  • Hah! Ne?! Efendim Mustafa abi?
  • Başka bir isteğin var mı? Artık yavaştan kapatıyoruz.

Salih, oturduğu yerden hızlıca doğruldu. Sandalye yeniden çatırdadı. Etrafına bakındı ama kimse yoktu.

  • Hayır Mustafa abi başka bir isteğim yok. Teşekkür ederim. Bir kız çocuğu vardı annesiyle…
  • Ha… Onlar gitti. Bir saat kadar önce biri geldi aldı onları. Tanıyor muydun ki?
  • Hayır abi. Yok, tanımıyordum.

Salih, tokat yemiş gibi kendine geldi. Her şey, o kadar gerçek gibiydi oysa, diye düşündü. Kendi zihninde, karşı masasına gelip oturan bir kadın ile tanışmış, sohbet etmiş ve güzel zaman geçirmişti. Sanki gerçekten, ufacık bir an bile olsa, birbirlerinin hayatlarına dokunmuşlardı. Bir rüya gibi gelip geçmişti oysa.

 

Umut Işığı

Karardı dünya
Söndü tüm ışıklar
Tüm renkler inzivaya çekildi sanki
İçimdeki sevgi kendini kalbe kilitledi

Bir ışıktı belki umut
O da benimle yitip gitti
Aradığım ne varsa
Gözden kayboldu şimdi

Dolaşsam sokak sokak hiçliklerde
Ya da haykırsam avaz avaz nafile
Biliyorum ki gerçek bu
Yok artık sesimi duyan

“Hayatım” dediğim herşey
Aslında hiç olmamışçasına
Kaçtı gitti ellerimden bir hoşçakal bile demeden
Bir ben bir de içimdeki fırtına kaldı geriye

Bir şeyler aramak yorucu artık
Kendimle konuşmak anlamsız ve boş
İhtiyaç duyulan bir umut ışığı idi
O da artık çok uzaklarda şimdi

Artık tek çare
Bu kalp dinmeden
Ve bu nefes solmadan
Gel…

İtaatsiz

Rehberimdi sanki sevgin.

Şimdi gözleri olmayan bir yolcu gibiyim.

Bilmediğim şehirlerde,

Tanımadığım sokaklarda,

Ve anlamadığım hayatlarda,

Rastgele yaşıyorum.

Ne yana baksam karanlık.

Bildiğim tüm renkler zihnimde tutsak.

Hayat inadına siyah ve gri sanki.

Farklı hayatlara dokunuyorum bazen alenen ve hissiz.

Atacak mı yeniden bu kalp, bilmiyorum.

Bir değnek misali,

Yolumu bulmak için savurduğum duygularım,

Sağda solda yitip gitti öylece

Kimi zaman ruhuma dokunur bir el, bir bakış…

Ama hissiz

Ruh yine benim evet

Ama itaatsiz.

 

Kalp

Rüzgarı yüzünde hissetmek gibi bazen sevgi

Bazen var bazen yok…

Kimi zaman çok yakın, sanki uzansan dokunacakmış gibi

Kimi zaman bir o kadar yok, sanki hiç olmamış gibi

Kocaman kocaman boşluklar var hayatımda

Hiç doldurulamayacaklarmış gibi.

Kimin gücü yeter bilmem

ya da kim onca sabırla işler ruhumun derinliklerini…

Zaman bir yandan iyileştirir belki yaraları

ama bir yandan da yanında götürür anıları.

Kaybetmek istemediğimiz nice anları

Hatırlayamaz bazen zihnin karanlık yolları.

Kalındır yaralanmış kalbin duvarları,

Akıldır gardiyan ve örselenmiş duygulardır onu koruyan.

Sonra, sadece bir bakış…

Deler geçer tüm yasakları.

Dağılır duygular ve düşer akıl denen gardiyan.

Yaralı da olsa,

Hapsedilemez bir savaşçı gibidir kalp.

Defalarca  düşse de kalkıp yine devam eder yoluna.

Sen istesen de istemesen de…

Parfüm

  Sert bir sarsıntı ile kendime geliyorum. Otobüsteyim, uyuyakalmışım. Gece yine geç yatmıştım, ondan olacak. Uyku tutmuyor bu aralar pek. Şoför, bir tümseği fark etmemiş olacak ki tüm hızı ile üzerinden geçip herkesi bir yerlere savuruyor. Başım acıyor. Sarsıntı ile cama vurmuş olmalıyım. Hava sıcak sayılır.. Güneş, otobüsün camından girip, sanki eritmek istercesine ısıtıyor yüzümü. Gözlerimi kaçırmaya çalışıyorum ama nafile.

  Gidiyorum evet. Aklımda, gideceğim yerin silik soluk hayali ile devam ediyorum yola. Yanımda oturan genç, otobüsün o dar koridorunda biriken kalabalığın, üzerine üzerine yüklenmesinden rahatsız oluyor. Toparlanıp dik oturmaya çalışıyor sinirli sinirli. Durak durak insan iniyor, indiğinden fazlası geri biniyor otobüse. Alışık olduğumuz, balık istifi yolculuklar işte diye geçiriyorum içimden.

  Sıcak hava, kalabalık ve ter kokusunun içinden, ince ve cılız bir yol bulmuş olacak ki bir parfüm kokusu takılıyor burnuma. Kokunun, kimden geldiğini arar gibi bakınıyorum etrafa ve hoşnutsuz ve mutsuz insan yüzlerine. Bulamıyorum tabi nereden ya da kimden geldiğini. Koku tanıdık, biliyorum bu kokuyu. Hem de çok iyi biliyorum. Ben almıştım ona sevgililer gününde, geçen seneydi. Şimdi aylardan temmuz. On yedi ay geçmiş üzerinden ve altı gün. O günden sonra her buluşmamızda aynı parfümü sürerek gelmişti. O koku ile teninin uyumuna bayıldığımı söylemiştim ona bir keresinde. O da sadece benimle buluşacağı zaman bu parfümü kullandığını söylemişti.

  Bir gürültü koptu birden. Otobüsten inerken, yolculardan birinin ayağı bir başkasının bacağına mı takılmış, neymiş. Yuvarlanarak iniyor adamcağız otobüsten. Şoför, otobüsün arkasında, kornaya yüklenen sabırsız sürücülerden birkaçına el kol yapıyor. Dudakları belli belirsiz hareket ediyor. Sesli söyleyemediklerini, fısıltılar ile haykırıyor belli ki. Çok değil, iki durak kaldığını fark ediyorum camdan dışarıya bakınca. İnmek için hazırlansan iyi olur diyorum kendi kendime. Çünkü, otobüse binmekten daha uzun süren ve büyük uğraş gerektiren bir eylem inmek. Önce yerinden kalkacaksın. Sendeleye sendeleye, bir ileri bir geri, yanındakinin kucağına düşmemek için uğraşarak koridorda, senin boşalttığın yere oturabilmek için bekleyen o vahşi kalabalığın arasına atacaksın kendini. Koridorda iken bir yere tutunmuyor olsan da olur. Düşmezsin, düşecek yer yok ne de olsa. Sürtüne, sıkıla, tutuna, bıraka derken kapıya ulaşman gerek. Tabi bunların hepsini, otobüs durağa varmadan başarman gerek yoka bir durak sonra inersin. Tüm bu mücadele ve güreş tecrübesi gerektiren eylemler sonunda ter içinde yanaşıyorum kapıya ve mükemmel zamanlama. Kapı sanki kopup düşecekmiş gibi sesler çıkararak açılıyor, iniyorum. Cezaevi avlusuna çıkıp temiz havayı ciğerlerine dolduran bir mahkum misali mutlu oluyorum istemsiz.

  Gideceğim yer duraktan çok uzak sayılmaz. Yürümeye başlıyorum ağır ağır. Sanki, tadını çıkarıyorum bu sokakta biriktirdiğim anıların. Sokağın sonuna doğru bir park var. Gideceğim yer orası. Parka yaklaştıkça, kendini güneşe teslim eden çiçeklerin kokusu geliyor buram buram. Gözlerimi kapatıyorum bir kaç adım. Parkta oynayan çocukların sesi geliyor kulaklarıma şen şakrak. Yanımdan geçen bisikletlerin, her pedal vuruşunda hızlanan tekerlerinde savrulan havanın uğultusu… Bir anne oğluna sesleniyor, adı Mustafa imiş. Kahkahalar ile cevap veriyor annesine minik Mustafa. Ne güzel bir isim diye geçiriyorum aklımdan. Parkta bir de basketbol sahası var. Gençler maç yapıyor belli. Topun yerde sekmesi ve potada çıkardığı çınlama duyuluyor.

  Sonunda, üzerinde defalarca yürüdüğüm, kırmızı, parke taşı kaldırım beni, parkın girişine kadar getiriyor ve yoluna devam ediyor. Duruyorum. Bir ucundan diğer ucuna göz gezdiriyorum parkın. Her yeri yemyeşil. Ağaçlar, çalılıklar, oyun alanları rengarenk, çiçekler, çimenler… Bir yandan kuşlar cıvıldıyor. Parkın her köşesine, farklı farklı yerlerden, döne dolana uğrayan ve sonra, tam ortadaki süs havuzunun üzerinde durduğu mermerden yapılmış daire şeklindeki zemine ulaşan, yine parke taşı yollardan yürümeye başlıyorum havuza doğru. Havuzun etrafında banklar var çepeçevre ve üzerinde üzüm salkımlarının sallandığı bir çeşit çardak.

  Onu görüyorum sonra tam karşımda. Bir bankta oturmuş beni bekliyor. Erken gelmiş yine. Parfümünün kokusu kör ediyor burnumu diğer tüm kokulara karşı. Duruyorum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes çekiyorum içime. Gözlerimi hiç açmadan bulabilirim onu, biliyorum.

  Kulağımda bir çınlama hissediyorum birden. Gözlerim ıslak sanki. Yanaklarımdan yaşlar süzülüyor, anlayamıyorum. Ona bakıyorum, artık bankta oturmuyor. Öylece ayakta durmuş bana bakıyor. O da ağlamış, gözleri nemli, görüyorum. İçim acıyor. Yine bir çınlama duyuyorum. Garip ama tanıdık bir ses sanki bu. Etrafıma bakıyorum, kimse yok. Park boş. Basket oynayan gençler, minik Mustafa ve annesi, asmaların altında oturan aşıklar, hiç biri yok şimdi. Sadece ben ve aşk. Kalbim, yerinden çıkıp kaçmak ister gibi hızla çarpmaya başlıyor, korkuyorum. Yine o ses… Artık daha net duyuluyor, sanki adımı söylüyor. Metin! Metin!! Omzumda bir el hissediyorum birden. Arkamı dönüp bakıyorum, annem bana bakıyor. Bir yandan ağlıyor bir yandan kendine gel diyor. Omuzlarımdan tutup silkeliyor beni. Saçı başı dağılmış, gözleri ağlamaktan kan çanağı olmuş. İrkiliyorum birden, park yok, otobüs yok, evdeyim. Bir odada duvara yaslanıp, olduğum yere çöküp kalmışım. Ellerim sımsıkı birbirine kenetli. Her yerden ağlama sesleri geliyor. Allah’ım herkes ağlıyor. Anne diyorum, sesim çatlıyor. Çıkmıyor sanki kelimeler, hepsi teker teker boğazıma düğümleniyor. Hadi diyor annem, kendine gel. Bir yandan gözlerini silerken bir yandan hadi diyor. Işık’ın cenazesini kaldırıyorlar. !!! O an uyanıyorum sanki her şeyden. Gözlerimden yaşlar boşalıyor tutamıyorum. Hıçkırıklar, boğazımda düğümlenen kelimelere takılıyor, boğulur gibi oluyorum. Işık, aşkım, bebeğim… Kaza, otobüs, kan, park… yüzlerce kelime çınlamaya başlıyor zihnimde. Hatırlıyorum sonra her şeyi ve teslim oluyorum gerçeğe. “Işığım söndü.” diyorum kendime. O gitti. Ayağa kalkıyorum zor bela, bacaklarım tutmuyor sanki. Elimde bir şey var, avuçlarımda sımsıkı tutuyorum. Parmaklarımı aralıyorum isteksizce, işte orada, parfüm şişesi. Işık kokuyor tüm oda bir anda ve gülümsüyorum zoraki karanlıkta.

Doğaya karışalım

   Bu aralar Interrail Türkiye, Bursarail gibi başlık ve sayfaları sıkça takip etmeye karar verdim. Neden mi? Yapmak istediğim şeyler beni şöyle esaslıca bir dürtüyor ki sormayın gitsin. Ne mi bu istekler? Anlatayım biraz. Hem baya uzun zamandır yazmıyordum bir şeyler bana da iyi gelir.

   Bu isteklerin en başında, kendimi doğaya vermek var. Yani gidip bir yerlerde kamp atmak gibi ve biliyorum ki bunu takip etmek istediğim bu başlıklar bu isteğimi bir aktivite olarak sunuyor zaman zaman bize. Bir sürü pozitif enerji yüklü arkadaş ile birlikte doğanın orta yerinde kamp atmak ve sohbetler edip güzel anılar biriktirme düşüncesi beni benden alıyor açıkçası. Biliyorum ki bu gruplar ve birlikte yapılan bu aktiviteler insana bir sürü şey katıyor. Bir sürü yeni arkadaş edinebiliyorsunuz mesela. Düşünsenize tüm şehirlerde en az bir arkadaşınız olduğunu. Yolunuzun düştüğü her şehirde sizi kucaklayacak arkadaşlar olması kadar güzel bir şey olabilir mi bu hayatta. Zaman ve imkan buldukça gidip onlarla görüşmek ya da onlar geldiğinde onları ağırlamak ne kadar güzel olurdu. İnsana yaşadığını hissettiren anılar biriktirmek. Hayatın amacının bir şehir içerisinde, monoton akışa kendimizi bırakıp robotlaşmak olmadığını iyi biliyorum ama bir çoğumuz da bu şekilde yaşıyor. Bu lanetli zinciri kırmak için bir şeyler yapmalı birey. Bu gibi etkinlikler de bize bu imkanı veriyor işte.

 İletişime geçmeye çalışıyorum bu gruplar ile. Bu sayede gerçekleştirilecek organizasyonlara katılabilir ve bu zinciri kırabilirim diye düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum. Konu hakkında görüş bildirmek ya da bu konu hakkında bana önerilerde bulunmak isteyen arkadaşları seve seve dinlerim.

Yalnız

   Sessizlik, karanlık, ıssızlık… O anda hissettiğini düşündüğü şeylerden sadece bir kaçıydı. Pek iç açıcı hisler değildi bunlar farkındaydı ama gerçek buydu işte. O koca evde, mutfak masasının etrafındaki rahatsız sandalyelerden birine oturmuş, önünde açık duran bilgisayarının monitörüne bakıyordu boş gözlerle. Ekranda bir şeyler yazıyor, videolar dönüyordu ardı ardına. İzliyor muydu ki? Hayır. Evde bilgisayarın çıkardığı seslerden başka ses yoktu. Bu sessizlik onu delirtmek üzere olduğu için açmıştı bilgisayarı. Ne gösterdiği ya da ekranda ne göründüğünün bir önemi yoktu. Sadece bir ses olsun istemişti evde. O anda, şimdiye kadar hiç yalnız yaşamadığını fark etti. Yalnız kalmıştı elbet ama hiç yalnız bir hayat sürmemişti. Önce ailesi, yaşamının son yıllarında ise yanında hep çok sevdiği eşi vardı ve tabi üç yaşındaki oğlu ve köpeği. Hayatında ilk defa yalnız kalmıştı ve bundan anında nefret etmişti. Peki birden bire ne olmuştu? Nasıl olmuştu da her şeyi böylesine berbat edebilmişti. Evet bazı şeyler ve bazı sorumluluklar ağır gelmişti kendine biliyordu. Mutsuz hissettiği zamanları daha çoktu son zamanlarda, doğru. Tamam da her ne olursa olsun istediği şey bu değildi ki. Zaman… Ah o lanet zaman… Bazı şeylerin netleşmesi, bazı bulanık düşünce ve hislerin belirginleşmesi için zaman gerekliydi elbet. Ama zaman bu sefer, çok kısa bir sürede tokatlamaya başlamıştı bile onu. Kendine gel diyordu sanki kendine gel. Sen ne yaptığının farkında değilsin. Farkına vardığında sana ben bile  yardım edemeyeceğim. Sahip olduklarına sarıl, onlara sahip çık. Bırakma onları çünkü bir daha asla sahip olamayabilirsin diyordu adeta. Evdeki her ayna kendine bakması için zorluyordu sanki onu. Belki kendi ile yüzleşmesi için belki de evde başka birini görmenin tek yolu bu olduğu için, bilmiyordu. Şimdi ne olacaktı ki? Ya da ne olması gerekiyordu? Karşısında açıkça duran iki yol vardı, evet bunun farkındaydı. Bu yollardan biri geri dönüp tüm bıraktıklarına sarılmak. Diğeri ise yola yalnız devam edip neler olacağını görmekti. Yalnız devam etmeyi seçerse eğer, bunun çok ama çok zor olacağını biliyordu, ama alışırdı. İnsan ölüme bile alışıyor, buna mı alışamayacak. Dile, ne kadar da kolaydı her kelime, öylece savrulan paçavralar misali, hedef gözetmeden gelişi güzel. Oysa, dilin söylediğini eyleme dökmek, çıplak elleriyle dağları delmeye çalışmak kadar zordu bazen. Belki kendinden bekleneni karşılayamamıştı duygusal anlamda evet, olabilirdi bu. Ama seviyordu o da. Herkesin sevgi anlayışı ve sevgisini gösterme şekli farklıydı. Kimileri de hiç gösteremezdi sevdiğini belki. Neden her şeyi kendisinin anlaması ve kabullenmesi gerekiyordu bunu hiç bir zaman anlayamayacaktı. Bir kere, sadece bir kere olsun birileri de onu anlayıp kabullenmeyi deneseydi keşke. Artık ne olursa olacaktı belli ki. Olsundu bakalım. Hayat, son nefesini verene kadar devam edecekti. Öyle ya da böyle… Yalnız ya da birileri veya bir şeyler ile birlikte. “Biri olmak lazım bu hayatta. En azından biri için.”