Parfüm

  Sert bir sarsıntı ile kendime geliyorum. Otobüsteyim, uyuyakalmışım. Gece yine geç yatmıştım, ondan olacak. Uyku tutmuyor bu aralar pek. Şoför, bir tümseği fark etmemiş olacak ki tüm hızı ile üzerinden geçip herkesi bir yerlere savuruyor. Başım acıyor. Sarsıntı ile cama vurmuş olmalıyım. Hava sıcak sayılır.. Güneş, otobüsün camından girip, sanki eritmek istercesine ısıtıyor yüzümü. Gözlerimi kaçırmaya çalışıyorum ama nafile.

  Gidiyorum evet. Aklımda, gideceğim yerin silik soluk hayali ile devam ediyorum yola. Yanımda oturan genç, otobüsün o dar koridorunda biriken kalabalığın, üzerine üzerine yüklenmesinden rahatsız oluyor. Toparlanıp dik oturmaya çalışıyor sinirli sinirli. Durak durak insan iniyor, indiğinden fazlası geri biniyor otobüse. Alışık olduğumuz, balık istifi yolculuklar işte diye geçiriyorum içimden.

  Sıcak hava, kalabalık ve ter kokusunun içinden, ince ve cılız bir yol bulmuş olacak ki bir parfüm kokusu takılıyor burnuma. Kokunun, kimden geldiğini arar gibi bakınıyorum etrafa ve hoşnutsuz ve mutsuz insan yüzlerine. Bulamıyorum tabi nereden ya da kimden geldiğini. Koku tanıdık, biliyorum bu kokuyu. Hem de çok iyi biliyorum. Ben almıştım ona sevgililer gününde, geçen seneydi. Şimdi aylardan temmuz. On yedi ay geçmiş üzerinden ve altı gün. O günden sonra her buluşmamızda aynı parfümü sürerek gelmişti. O koku ile teninin uyumuna bayıldığımı söylemiştim ona bir keresinde. O da sadece benimle buluşacağı zaman bu parfümü kullandığını söylemişti.

  Bir gürültü koptu birden. Otobüsten inerken, yolculardan birinin ayağı bir başkasının bacağına mı takılmış, neymiş. Yuvarlanarak iniyor adamcağız otobüsten. Şoför, otobüsün arkasında, kornaya yüklenen sabırsız sürücülerden birkaçına el kol yapıyor. Dudakları belli belirsiz hareket ediyor. Sesli söyleyemediklerini, fısıltılar ile haykırıyor belli ki. Çok değil, iki durak kaldığını fark ediyorum camdan dışarıya bakınca. İnmek için hazırlansan iyi olur diyorum kendi kendime. Çünkü, otobüse binmekten daha uzun süren ve büyük uğraş gerektiren bir eylem inmek. Önce yerinden kalkacaksın. Sendeleye sendeleye, bir ileri bir geri, yanındakinin kucağına düşmemek için uğraşarak koridorda, senin boşalttığın yere oturabilmek için bekleyen o vahşi kalabalığın arasına atacaksın kendini. Koridorda iken bir yere tutunmuyor olsan da olur. Düşmezsin, düşecek yer yok ne de olsa. Sürtüne, sıkıla, tutuna, bıraka derken kapıya ulaşman gerek. Tabi bunların hepsini, otobüs durağa varmadan başarman gerek yoka bir durak sonra inersin. Tüm bu mücadele ve güreş tecrübesi gerektiren eylemler sonunda ter içinde yanaşıyorum kapıya ve mükemmel zamanlama. Kapı sanki kopup düşecekmiş gibi sesler çıkararak açılıyor, iniyorum. Cezaevi avlusuna çıkıp temiz havayı ciğerlerine dolduran bir mahkum misali mutlu oluyorum istemsiz.

  Gideceğim yer duraktan çok uzak sayılmaz. Yürümeye başlıyorum ağır ağır. Sanki, tadını çıkarıyorum bu sokakta biriktirdiğim anıların. Sokağın sonuna doğru bir park var. Gideceğim yer orası. Parka yaklaştıkça, kendini güneşe teslim eden çiçeklerin kokusu geliyor buram buram. Gözlerimi kapatıyorum bir kaç adım. Parkta oynayan çocukların sesi geliyor kulaklarıma şen şakrak. Yanımdan geçen bisikletlerin, her pedal vuruşunda hızlanan tekerlerinde savrulan havanın uğultusu… Bir anne oğluna sesleniyor, adı Mustafa imiş. Kahkahalar ile cevap veriyor annesine minik Mustafa. Ne güzel bir isim diye geçiriyorum aklımdan. Parkta bir de basketbol sahası var. Gençler maç yapıyor belli. Topun yerde sekmesi ve potada çıkardığı çınlama duyuluyor.

  Sonunda, üzerinde defalarca yürüdüğüm, kırmızı, parke taşı kaldırım beni, parkın girişine kadar getiriyor ve yoluna devam ediyor. Duruyorum. Bir ucundan diğer ucuna göz gezdiriyorum parkın. Her yeri yemyeşil. Ağaçlar, çalılıklar, oyun alanları rengarenk, çiçekler, çimenler… Bir yandan kuşlar cıvıldıyor. Parkın her köşesine, farklı farklı yerlerden, döne dolana uğrayan ve sonra, tam ortadaki süs havuzunun üzerinde durduğu mermerden yapılmış daire şeklindeki zemine ulaşan, yine parke taşı yollardan yürümeye başlıyorum havuza doğru. Havuzun etrafında banklar var çepeçevre ve üzerinde üzüm salkımlarının sallandığı bir çeşit çardak.

  Onu görüyorum sonra tam karşımda. Bir bankta oturmuş beni bekliyor. Erken gelmiş yine. Parfümünün kokusu kör ediyor burnumu diğer tüm kokulara karşı. Duruyorum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes çekiyorum içime. Gözlerimi hiç açmadan bulabilirim onu, biliyorum.

  Kulağımda bir çınlama hissediyorum birden. Gözlerim ıslak sanki. Yanaklarımdan yaşlar süzülüyor, anlayamıyorum. Ona bakıyorum, artık bankta oturmuyor. Öylece ayakta durmuş bana bakıyor. O da ağlamış, gözleri nemli, görüyorum. İçim acıyor. Yine bir çınlama duyuyorum. Garip ama tanıdık bir ses sanki bu. Etrafıma bakıyorum, kimse yok. Park boş. Basket oynayan gençler, minik Mustafa ve annesi, asmaların altında oturan aşıklar, hiç biri yok şimdi. Sadece ben ve aşk. Kalbim, yerinden çıkıp kaçmak ister gibi hızla çarpmaya başlıyor, korkuyorum. Yine o ses… Artık daha net duyuluyor, sanki adımı söylüyor. Metin! Metin!! Omzumda bir el hissediyorum birden. Arkamı dönüp bakıyorum, annem bana bakıyor. Bir yandan ağlıyor bir yandan kendine gel diyor. Omuzlarımdan tutup silkeliyor beni. Saçı başı dağılmış, gözleri ağlamaktan kan çanağı olmuş. İrkiliyorum birden, park yok, otobüs yok, evdeyim. Bir odada duvara yaslanıp, olduğum yere çöküp kalmışım. Ellerim sımsıkı birbirine kenetli. Her yerden ağlama sesleri geliyor. Allah’ım herkes ağlıyor. Anne diyorum, sesim çatlıyor. Çıkmıyor sanki kelimeler, hepsi teker teker boğazıma düğümleniyor. Hadi diyor annem, kendine gel. Bir yandan gözlerini silerken bir yandan hadi diyor. Işık’ın cenazesini kaldırıyorlar. !!! O an uyanıyorum sanki her şeyden. Gözlerimden yaşlar boşalıyor tutamıyorum. Hıçkırıklar, boğazımda düğümlenen kelimelere takılıyor, boğulur gibi oluyorum. Işık, aşkım, bebeğim… Kaza, otobüs, kan, park… yüzlerce kelime çınlamaya başlıyor zihnimde. Hatırlıyorum sonra her şeyi ve teslim oluyorum gerçeğe. “Işığım söndü.” diyorum kendime. O gitti. Ayağa kalkıyorum zor bela, bacaklarım tutmuyor sanki. Elimde bir şey var, avuçlarımda sımsıkı tutuyorum. Parmaklarımı aralıyorum isteksizce, işte orada, parfüm şişesi. Işık kokuyor tüm oda bir anda ve gülümsüyorum zoraki karanlıkta.

Reklamlar

Doğaya karışalım

   Bu aralar Interrail Türkiye, Bursarail gibi başlık ve sayfaları sıkça takip etmeye karar verdim. Neden mi? Yapmak istediğim şeyler beni şöyle esaslıca bir dürtüyor ki sormayın gitsin. Ne mi bu istekler? Anlatayım biraz. Hem baya uzun zamandır yazmıyordum bir şeyler bana da iyi gelir.

   Bu isteklerin en başında, kendimi doğaya vermek var. Yani gidip bir yerlerde kamp atmak gibi ve biliyorum ki bunu takip etmek istediğim bu başlıklar bu isteğimi bir aktivite olarak sunuyor zaman zaman bize. Bir sürü pozitif enerji yüklü arkadaş ile birlikte doğanın orta yerinde kamp atmak ve sohbetler edip güzel anılar biriktirme düşüncesi beni benden alıyor açıkçası. Biliyorum ki bu gruplar ve birlikte yapılan bu aktiviteler insana bir sürü şey katıyor. Bir sürü yeni arkadaş edinebiliyorsunuz mesela. Düşünsenize tüm şehirlerde en az bir arkadaşınız olduğunu. Yolunuzun düştüğü her şehirde sizi kucaklayacak arkadaşlar olması kadar güzel bir şey olabilir mi bu hayatta. Zaman ve imkan buldukça gidip onlarla görüşmek ya da onlar geldiğinde onları ağırlamak ne kadar güzel olurdu. İnsana yaşadığını hissettiren anılar biriktirmek. Hayatın amacının bir şehir içerisinde, monoton akışa kendimizi bırakıp robotlaşmak olmadığını iyi biliyorum ama bir çoğumuz da bu şekilde yaşıyor. Bu lanetli zinciri kırmak için bir şeyler yapmalı birey. Bu gibi etkinlikler de bize bu imkanı veriyor işte.

 İletişime geçmeye çalışıyorum bu gruplar ile. Bu sayede gerçekleştirilecek organizasyonlara katılabilir ve bu zinciri kırabilirim diye düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bilmiyorum. Konu hakkında görüş bildirmek ya da bu konu hakkında bana önerilerde bulunmak isteyen arkadaşları seve seve dinlerim.

Yalnız

   Sessizlik, karanlık, ıssızlık… O anda hissettiğini düşündüğü şeylerden sadece bir kaçıydı. Pek iç açıcı hisler değildi bunlar farkındaydı ama gerçek buydu işte. O koca evde, mutfak masasının etrafındaki rahatsız sandalyelerden birine oturmuş, önünde açık duran bilgisayarının monitörüne bakıyordu boş gözlerle. Ekranda bir şeyler yazıyor, videolar dönüyordu ardı ardına. İzliyor muydu ki? Hayır. Evde bilgisayarın çıkardığı seslerden başka ses yoktu. Bu sessizlik onu delirtmek üzere olduğu için açmıştı bilgisayarı. Ne gösterdiği ya da ekranda ne göründüğünün bir önemi yoktu. Sadece bir ses olsun istemişti evde. O anda, şimdiye kadar hiç yalnız yaşamadığını fark etti. Yalnız kalmıştı elbet ama hiç yalnız bir hayat sürmemişti. Önce ailesi, yaşamının son yıllarında ise yanında hep çok sevdiği eşi vardı ve tabi üç yaşındaki oğlu ve köpeği. Hayatında ilk defa yalnız kalmıştı ve bundan anında nefret etmişti. Peki birden bire ne olmuştu? Nasıl olmuştu da her şeyi böylesine berbat edebilmişti. Evet bazı şeyler ve bazı sorumluluklar ağır gelmişti kendine biliyordu. Mutsuz hissettiği zamanları daha çoktu son zamanlarda, doğru. Tamam da her ne olursa olsun istediği şey bu değildi ki. Zaman… Ah o lanet zaman… Bazı şeylerin netleşmesi, bazı bulanık düşünce ve hislerin belirginleşmesi için zaman gerekliydi elbet. Ama zaman bu sefer, çok kısa bir sürede tokatlamaya başlamıştı bile onu. Kendine gel diyordu sanki kendine gel. Sen ne yaptığının farkında değilsin. Farkına vardığında sana ben bile  yardım edemeyeceğim. Sahip olduklarına sarıl, onlara sahip çık. Bırakma onları çünkü bir daha asla sahip olamayabilirsin diyordu adeta. Evdeki her ayna kendine bakması için zorluyordu sanki onu. Belki kendi ile yüzleşmesi için belki de evde başka birini görmenin tek yolu bu olduğu için, bilmiyordu. Şimdi ne olacaktı ki? Ya da ne olması gerekiyordu? Karşısında açıkça duran iki yol vardı, evet bunun farkındaydı. Bu yollardan biri geri dönüp tüm bıraktıklarına sarılmak. Diğeri ise yola yalnız devam edip neler olacağını görmekti. Yalnız devam etmeyi seçerse eğer, bunun çok ama çok zor olacağını biliyordu, ama alışırdı. İnsan ölüme bile alışıyor, buna mı alışamayacak. Dile, ne kadar da kolaydı her kelime, öylece savrulan paçavralar misali, hedef gözetmeden gelişi güzel. Oysa, dilin söylediğini eyleme dökmek, çıplak elleriyle dağları delmeye çalışmak kadar zordu bazen. Belki kendinden bekleneni karşılayamamıştı duygusal anlamda evet, olabilirdi bu. Ama seviyordu o da. Herkesin sevgi anlayışı ve sevgisini gösterme şekli farklıydı. Kimileri de hiç gösteremezdi sevdiğini belki. Neden her şeyi kendisinin anlaması ve kabullenmesi gerekiyordu bunu hiç bir zaman anlayamayacaktı. Bir kere, sadece bir kere olsun birileri de onu anlayıp kabullenmeyi deneseydi keşke. Artık ne olursa olacaktı belli ki. Olsundu bakalım. Hayat, son nefesini verene kadar devam edecekti. Öyle ya da böyle… Yalnız ya da birileri veya bir şeyler ile birlikte. “Biri olmak lazım bu hayatta. En azından biri için.”

Ziyaretçi

  Çok eğlenceli bir sohbetin tam ortasındaydı. Öyle ki gülmekten yüzündeki kaslar ağrımaya başlamıştı. Kendi evi ile aynı sokakta komşusu olan Tuğba’nın oturma odasındaki siyah, deri koltuklarında oturmuş bir yandan kahvelerini yudumluyor bir yandan da eski günlerden konuşuyorlardı. İkisi de ellili yaşlarındaydı. Uzun süredir arkadaşlardı ve onu tanımanın keyifli olduğunu, zihnini okumanın kolay olduğunu düşündüğü sırada saatin ne kadar geç olduğunu fark etti. Tuğba’ya artık eve dönmesi gerektiğini söyledi ve iyi uykular dileyip evine doğru yola çıktı. Evleri birbirine yakın olduğu için yürüyerek gelmişti. Parke taşı kaldırımda ağır adımlarla ilerlerken, kırmızı ayakkabılarının sivri topuklarının çıkardığı ses boş sokakta yankılanıyordu. Mevsim yaza dönmek üzereydi ve yol boyunca, sıra sıra dizilmiş, ona eşlik eden ağaçlarda, yeni mevsime merhaba diyen çiçekler etrafa insanı gülümseten, güzel kokular yayıyordu. İçinde bulunduğu beden ellili yaşlarındaydı ama bu onun için oldukça genç bir yaştı. Geçirdiği güzel günün her anını tekrar tekrar düşünerek evine vardı. Üzerinde ismi yazan posta kutusunu geçip kapıya doğru ilerledi ve çantasından çıkardığı anahtar ile kapıyı açıp içeri girdi. Eve girdiğinde onu, antika bir duvar aynası karşıladı. Aynanın altındaki, yine duvarda asılı duran, altın rengi, çiçek figürleri ile işlemelerle dolu bir çerçeve üzerine oturtulmuş, gri ve beyaz renklerde mermer rafa ellerini dayadı ve aynada kendine baktı. Artık evdeydi. Daha fazla gizlenmesine gerek yoktu. Yüzündeki deri gerilip gevşemeye başladı. Yüz kemikleri yavaşça eğilip bükülüyor ve yer değiştiriyordu. Bedeni kıvrılıyor, sanki olması gerektiği pozisyona gelmeye çalışıyordu. Tırnakları uzuyor ve parmakları zayıflıyordu. Artık aynada kendini görebiliyordu. Kocaman, siyah iki göz, ufak ve sürekli açık duran bir ağız, sivri ve şekilsiz dişler. Ten rengi de kendi rengine, koyu bir kahve rengine dönmüştü. Mermer rafta duran eski, pirinç bir anahtar vardı. Formuna büründüğü bedenin gerçek sahibi Yeliz’i kilitli tuttuğu odanın anahtarıydı bu. Şimdi, ziyaretçinin karar vermesi gereken, çok hoşuna giden bu oyuna devam mı edecekti yoksa gezegenine ve ülkesine geri mi dönecekti.

Ben geldim… :)

Uzun zaman olmuştu bir şeyler yazmayalı, paylaşmayalı… Yeni bir yazı ekledim ve yorumlarınızı beklerim 🙂 Kurmaca hikayeler güzeldir. Başka hayatlara, farklı diyarlara, bambaşka karakterlerle yolculuk edersiniz… 🙂 Mutlu hissettim, küçücük bir an bile olsa 🙂

Miriam Carter’ın Bir Günü

cropped-4498452

Karanlığın içinde gözlerini yavaşça araladı. Kıpırdamadan etrafa göz gezdirdi ve çevresini dinledi. Yalnızdı, kimseler yoktu, rahatladı. Üzerinde uzandığı, yerde serili, sert döşeğinden, titreyen zayıf kollarının da yardımıyla yavaşça doğruldu ve başını geriye doğru atıp sağa sola hareket ettirerek rahatlamaya çalıştı. İçinde bulunduğu oda, geceden kalma ağır bir koku ile doluydu. Tam karşısındaki, rutubetten hırpalanmış duvarda bulunan ufacık pencereden içeriye sızmaya çalışan güneş ışınları odanın kasvetine yenik düşüp hemen dağılıyordu. Sessizce ayağa kalktı ve odanın ortasında duran yarım asırlık, ahşap, el oyması çalışma masasının üzerindeki, kalitesiz, bakır gaz lambasını yakabileceği bir kibrit bulmak için harekete geçti. Masanın üzeri, eski parşömenler, üzeri tozlu kitaplar ve boş şarap kadehleri ile korkunç bir karmaşa içerisinde görünüyordu. El yordamıyla karıştırdığı masada, bir kaç kadeh devirip, dökülen sıcak şarabın kitaplarına bulaşmasına sinirlenip okkalı bir küfür savurduktan sonra aradığını buldu ve gaz lambasına can vermeyi başardı. İçinde bulunduğu bakıra çarpıp etrafa yayılan cılız ışık bir anda, ortama hakim olan kasveti ikiye katladı. Gaz lambasının rehberliğinde şömineye doğru ilerledi. İçerisi serin ve ürperticiydi. Son bir kaç yılını burada geçirdiği için artık alışmıştı ama yine de arada bir de olsa yabancılık hissettiği oluyordu. Artık yaşlı bir adamdı Miriam.

Evet, kudretli Miriam Carter, eski kraliyet danışmanlarından biriydi bir zamanlar. Geçen yıllar kendisini zayıf düşürmüş ve yaşından ötürü artık sağlıklı kararlar veremediği gerekçesi ile kral tarafından yerini daha genç bir danışmana devretmişti. O günden beri de ev dediği bu soğuk, zindandan bozma, taş duvarlar ile örülü deliğinde yaşıyordu. Bu ev, kraliyetin kendisine tahsis ettiği, iki gözden ve bir mahzenden oluşan çok da büyük sayılmayan eski bir yapıydı. Emekliye ayrılan yaşlı kraliyet danışmanlarına tahsis edilirdi. Bu iki gözden biri mutfak olarak diğeri yaşam alanı olarak kullanılırdı. Belki bir aile bu harabede yaşasaydı burayı adam edebilir ve gerçek bir eve dönüştürebilirdi ancak yaşlı Miriam’ın buna ne gücü ne de zamanı vardı. Yerin altındaki mahzeni de bir kaç fıçı kaliteli şarap ve çeşitli evrakları depolamak için genişçe yer bulduğu bir kütüphane olarak kullanıyordu. Zaman zaman kraliyet için çalışmakta olan genç danışmanlar kendisini ziyaret eder ve belli konularda Miriam’a fikrini sorar, tecrübelerinden faydalanırlardı. Bu yaşlı Miriam’ı hayata bağlayan tek şeydi. Hala, dolaylı yoldan da olsa kraliyete hizmet ediyor olmak onu mutlu ediyordu.

Yanan şöminenin etrafa yaydığı sıcaklık yavaş yavaş kemiklerini ısıtmaya başlamıştı. Şimdi kendisini daha iyi hissediyordu. Yaşlı bir adamın tek başına yaşamasının ne kadar zahmet gerektiren bir iş olduğunu düşünüp biraz hüzünlendi ama bu duygusal çırpınmaları aklından hemen defedip, bugün yapacağı işlere odaklanmaya karar verdi. Bugün kraliyete hizmet eden iki danışman kendisini ziyaret edecek ve ziyadesiyle önemli bir konuda büyük önem arz eden fikirlerini alacaklardı. Bir zamanlar tam bağlılık ile hizmet ettiği Stormhill Krallığı’nı karanlık günler bekliyordu. İki gün önce gelen genç bir subay kendisini bu konuda bilgilendirmişti. Az sonra gelecek olan danışmanlar da kraliyetin savaş konseyinde görevliydiler ve bu kritik bir görüşme olacaktı.

Isınan kaslarının verdiği güven ile daha seri hareket etmeye başlayan Miriam, yerde duran döşeğinin yanı başındaki, yine asırlık ahşap bir dolaba yöneldi ve kapağını acele ile açtı. Bu denli önemli bir görüşmeye üzerindeki bu paçavralar ile katılamazdı ya. Elinden geldiğince hızlı hareket etmeye çalışarak üzerindekilerden kurtuldu ve görevli olduğu günlerde giydiği yeşil kadife cübbesini giyindi. Üzeri çeşitli çiçek ve sarmaşık figürleri ile oymacılık ile süslenmiş dolabının yanında duran üzeri puslu boy aynasının karşısına geçti. Eli ile aynayı şöyle bir sildi ve kendisine baktı Miriam. Üzerinde altın rengi işlemeler bulunan yeşil, kadife cübbe o kadar ihtişamlıydı ki Miriam’ı on yıl daha genç göstermişti sanki. Her şey neredeyse hazırdı. Olabildiğince hızlı adımlarla mahzene indi. Hatta heyecandan az daha basamaklarda tökezleyip düşecekti. “Ah yaşlı Miriam, kemiklerin sağlam kalsın sen bu krallığa daha lazımsın.” diye homurdanarak mahzenin içine daldı. Elindeki gaz lambasının yardımı ile şarap fıçılarının yanında duran raftan topraktan yapılmış bir sürahi aldı ve şarap ile doldurdu. Bir elinde sürahi bir elinde gaz lambası kütüphaneye doğru koşturan Miriam ara sıra ayaklarına hükmetmekte zorlanıyordu. Kütüphanenin tozlu raflarından, eski dönemlere ait bir tomar parşömeni pek de aramadan bulup koltuğunun altına sıkıştırdı ve salona çıktı. Soluk soluğa elindekileri masaya bırakacağı sırada evin kapısı büyük bir gürültü ile çalındı. Zavallı Miriam az daha korkudan sürahiyi yere düşürüp her yeri batıracaktı.

Üzerindeki şoku atıp bir yandan da heyecandan ellerinin titremesine engel olmaya çalışan yaşlı danışman, titrek bir sesle kapıdakilere seslendi. “He.. hemen geliyorum dostlarım.” Olabildiğince hızlı adımlarla, taş şöminenin bir kaç metre kadar yanında bulunan iki metrelik, dev ahşap kapıyı açmak için harekete geçti. Bugün yapacakları görüşme belki de krallığın kaderini etkileyecek kararlara direk olarak etki edecekti. Belki yarın bir krallıkları olmayacak ya da belki bu belayı da defedeceklerdi başlarından. “Miriam! Seni yaşlı hergele, bugün nasılsın bakalım?” Dışarıdan gelen sesle irkildi yaşlı adam ve daha o yanına varamadan kapı büyük bir gürültü ile ardına kadar açıldı. “Ss.. siz… siz de kimsiniz? Neler oluyor?” diye inledi Miriam ve az sonra bir toplantısı olduğunu haykırdı gelen yabancılara.

Kapıdan giren iri yarı sarışın bir adam “James buraya gel. Bu ihtiyar yine bir şeyler tutuşturmuş burada.” diye seslendi bir arkadaşına ve devam etti; “Bu adam kibriti nereden buluyor. Söndürün şunu hemen, bu deli bir gün tüm akıl hastanesini yakacak. Tüm perdeleri açın, tüm camları da.” Miriam’ın gözleri dolmuştu ve olduğu yerde adeta donmuştu. Tüm hayalleri elinden alınan bir çocuk gibi başını öne eğip sessizce ağlamaya başladı. Dışarıdan odaya giren iki adam onu alıp odadan dışarıya çıkardılar yavaşça. Sarışın adam arkadaşına seslendi; “Sürekli aynı şeyi yapıyor. Onu daha sık kontrol etmeliyiz. Kendisini emekli kraliyet danışmanı sanıyor. Tamam buradaki insanlarım hepsi hasta ama inan bana dostum bu yaşlı hergele gibisi yok.” Görevli hastane personeli Miriam’ın odasını temizlemeye çalışırken, sarışın adam yani Dr. Markus Johensen asistanı James Plate ile acı acı gülümseyerek yaşlı adamın odasından ayrıldılar.

Biz Modern Köleler

Kısılıp kalmışız adına hayat denen bu kafesin içerisinde. Yaptığımız şeyler hep aynı, her şey aynı. Monotonluk içerisinde sıkışıp kalmış, umutsuzca nefes almaya çalışıyoruz. İşe gidiyor, eve dönüyoruz. Her gün aynı şeyleri tekrarlıyoruz, bıkmak, usanmak bilmeden. Aslında mecburiyetten. Geçinmek için kazanmaya mecbur olduğumuz para için tüm hayatımızı modern köleler olarak tüketiyoruz. Bakıyorum etrafıma, neredeyse kimse memnun değil yaşadığı hayat biçiminden ama mecburen devam ediyor. Kimse çalıştığı yerden memnun değil. Kimse mutlu olacağı, sevdiği işi yapmıyor neredeyse. Elbette yaşamlarını istedikleri gibi sürdürenler de var ancak biz diğerlerindeniz. Modern köleliğimizi icra ettiğimiz işimiz neredeyse tüm vaktimizi bencilce tükettiği halde yeterli maddi gücümüz yok. Ancak çarkı çevirecek kadar kazanabiliyoruz. Bir birikim yapmak neredeyse imkansız. Herhangi bir çıkış yolu yok gibi, bu kısır döngüyü kıracak bir şey bulamıyoruz. Peki ne olacak? İşte, bir şey olacağı yok. Aynı saçma sapan hayatları yaşayıp tüketeceğiz ve bedenlerimizi toprağa teslim edeceğiz hepsi bu.

Yapılan hatalar ile bir bütündür hayat.

Bazen dönüp bakarsın ardına ve dersin ya hani; ne çok hata yapmışım. Sonra keşke dersin, keşke bu hataları yapmasaydım. Keşke, yaptığım hataları düzeltme şansım olsaydı. Özel bir silgi verseler elimize ve serseler hayatımızı önümüze boylu boyunca… deseler ki işte hayatın, işte hataların, işte bu da hatalarını silebilecek silgi. Başlasan silmeye hataları ne göreceksin sonunda farkındasın değil mi?! Hayatın bir bütün, hatalarınla, hüzünlerinle ve mutluluklarınla… Silmeye başlarsan hataları ve anımsamak istemediğin anlarını, onlara bağlı gelişen herşey havada asılı ve anlamsız kalır. Bir bütün olarak anlam taşıyan “Hayatım” adlı tablon parça parça ve anlamsız bir resme dönüşür. Evet bazen sil baştan yapmak isteriz bazı şeyleri. Keşke yapmasaydım dediğimiz herşey, şimdi sahip olduğumuz tüm güzel şeylerin de sebeplerindendir aynı zamanda. Silersen, sonuç olarak doğurduğu güzel şeyleri de yitirirsin. Sen sadece yaşamana bak azizim ve her daim gülümse hayata.

Sevmek

Günler uzun geçer olabildiğince ve geceler karanlık, hiç olmadığı kadar. Öyle ki,kıskandıracak kadar zulmün efendisini, acı çeker durursun, zamansız ve anlamsız…

İşte bu sebepten, kimseyi kendinden daha fazla sevmemeli belki insan.