Serten’ce

Bir gecem var bir gündüzüm.
Sen varsan, hep gündüzüm.
Yoksan, gece gibi karanlık iki hece…
Gece de güzeldir aslında;
Eğer sen düştüysen akla.
Dokunmadığın yer mi kaldı hayatımda?
Seninle doğar güneş ve seninle kararır gece.
Öyle güzel ki adın iki hece.
Ne kadar sevdiğimi anlatsam da dizelerce,
Kelimeler dile gelse de peş peşe,
Hep nafile…
Yok ki seni tarif edebilecek bir tümce.
Sevdim işte öyle dümdüz ama Serten’ce.

Şimdilerde Ben

Bir hikayem olsun isterdim. Herkes bir hikayesi olsun ister mi? Belki ister. Aslında yaşadığımız hayatlara birer hikaye olarak bakabiliriz. Kalemin kimin elinde olduğu belirsiz bir hikaye sanki hayatlarımız. Bazen biz tutuyoruz hayatlarımızı şekillendiren o kalemi bazen başkaları. Boş bir defter düşünün, eski, ahşap bir masanın üzerinde, sararmış sayfaları mum ışığında aydınlanan. Her zaman açık duruyor bu defter, üzerinde de bir kalem duruyor. Bu defterin bulunduğu oda hayatımız, odaya giren çıkan herkes birşeyler karalıyor deftere. Her bir karalamada biz, bir tiyatro sanatçısı gibi ustalıkla sahneliyoruz yazılan her satırı. Şimdi size benim hikayemin yazılı olduğu sayfalardan bir kısmını okuyayım.

İşte burada, tam karşımda oturuyor. Öyle güzel gülüyor ki o gülümsediğinde güneş sanki gölgede kalıyor. Bir insan bu kadar güzel nasıl gülebilir diye düşünüyorum o anlarda. Hep gülsün istiyorum ve ben hep seyredeyim. Hayatıma kazınan en mutlu anlardan çünkü bu anlar. Kahve rengi saçları, aslında sıcak çikolata rengiymiş. Öyle diyor bana tatlı tatlı çıkışarak. Sonra durup düşünüyorum “Sıcak çikolata” ne kadar uygun bir renk aslında. Sıcacık bir gülümseme ve evet çikolata kadar tatlı ve bir o kadar güzel bir kadın. Yine kahve rengi gözlerinin içi parıldıyor göz göze geldiğimiz her an. Birlikte olduğumuz zamanlarda, keyifle vakit geçirdiğimiz her anımızda, bunu ne kadar zaman beklediğimi düşünüyorum istemsizce. Onun yanında kendimi çok mutlu ve huzurlu hissediyorum. Çok ama çok uzun zamandır hissetmediğim, artık köreldiğini ve belkide birdaha hissedemeyeceğimi düşündüğüm ne kadar hissiyat varsa hepsi yeniden gün yüzüne çıkmaya başlıyor içimde bir yerlerde. Demek bu duyguları hissedebilmek için sevindiğini hissetmek gerekiyormuş diyorum kendime.

Yaşadığını hissetmek için neye ihtiyaç duyar bir insan? Çok sevdiğim bir filmde geçen bir replik vardı; “Biri olmak lazım bu hayatta. En azından biri için.” Bu iki kısacık cümlenin nasıl büyük bir anlam taşıdığını şimdi çok daha iyi anlıyorum. Mutlu olmak zor değilmiş, eğer sizin için çok değerli birini mutlu edebiliyorsanız bu çok daha kolaymış. Bunu şimdi çok iyi anlıyorum. Çünkü onun mutlulukla gülümsediğini görmek bana tarif edilemez bir keyif veriyor. Salıncağa mı binermiş koca adam ya da kaydıraktan mı kayarmış çocuk gibi? Hepsi oluyor aslında. Neden olmasınmış. Bir yanımız her daim çocuk kalmalı değil mi? Bir insan içinde saklanan çocukluğunu yitirirse o zaman gerçekten büyümüş oluyor. Büyümek güzel değil. Büyüklerin dünyası hiç keyifli bir yer değil bunu gayet iyi biliyorum. Şimdilerde içimde bir yerlerde saklanan o çocuğu yeniden ortaya çıkaran bu güzel kadına hayranlık duyuyorum. Benim hikayem onunla başladı ve onunla devam etsin istiyorum. İyi ki varsın herşeyim.

Çıkmaz Sokak

Gürültüyle kapandı Gül apartmanının demir kapısı. Mahallenin sakin sokaklarında çınladı metalin metale çarpma sesi. Hızlı adımlarla yürüyen bir kadın belirdi sokakta. Koşarak uzaklaşmak ister gibiydi ama kırmızı, topuklu ayakkabıları ve ardında sürüklediği terkerlekli, mor valizi buna engel oluyordu belli ki. Yüzündeki yaşlar, beraberinde sürüklediği makyajı ile siyah çizgiler eşliğinde süzülüyordu çenesine doğru. Bozuk zemin sürekli sendelemesine sebep oluyordu kadının. Hatta bir keresinde az daha bileğini kıracaktı. Ağlayarak, attığı hızlı adımlar ve ardında çekiştirdiği yük sebebiyle daha sokağı bitirmeden kendisi tükenmek üzereydi. Durdu. Valize tutunarak ayakkabılarını çıkardı ve eline aldı. Yolun geri kalanını yalın ayak tamamlamaya karar vermişti. Sokakta, artık topuk sesleri yankılanmıyordu belki ama öfkeyle sürüklenen valizin tekerlekleri yeterince gürültü çıkartıyordu. Belli belirsiz bir melodi duyulur oldu birden. Kadın, yanında sallanan çantasın fermuarını açmaya çalışırken ayakkabılardan birini düşürdü ve öfkeyle diğerini de fırlattı gelişi güzel. Çantasından, ısrarla çalmakta olan telefonunu çıkardı ve kimin aradığını görmek için elinde çevirdi. Ekranda yazan isim onu öyle sinirlendirdi ki telefon da ayakkabılar ile aynı kaderi paylaştı. Bir kedi, endişeli bakışlarla, oldukça temkinli bir şekilde kadının yanından geçti ve ardına bakmadan uzaklaştı.

Artık ağlamıyordu kadın, etrafa bir şeyler fırlatıp, parçalamak onu rahatlatmış gibi görünüyordu. Sonradan pişman olacağı bir şeydi belki bu ama şimdilik işe yaramış görünüyordu. Yeniden, valizi arkasında sürükleyerek sokağın sonuna, caddeye doğru ilerlemeye devam etti. Artık daha yavaş adımlarla ilerliyordu. Sanki bir şeylerin tanını çıkarıyor gibiydi kadın. Kim bilir? Belki son bulan bir şeyin ya da son bulan o şeyin yeni bir başlangıca açtığı kapının huzuruydu yüzüne vuran. Ağır ağır ilerledi caddeye doğru. Beli bir taksiye atlayıp gidecekti buralardan, belkide bir otobüs durağında soluklanacaktı D8 gelene kadar sonra da otobüs terminaline gidecekti.

Sokağın caddeye vardığı noktada durdu. Önünde deniz uzanıyordu. Denizin üzerinde hafif bir kızıllık vardı. Artık gün ağarıyordu. Deniz ile arasında akan trafiğe baktı bir süre kadın ve sonra deniz kenarında gördüğü boş bir banka dalıp gitti bir süre. Bu saatlerde denizi izlemek güzel olurdu. Kadın yola doğru bir adım attı ve sonrası korna sesleri, bir fren sesi, havada diske sürtünüp ısınan balatanın rahatsız edici kokusu asılı kaldı bir süre. Kadın karşıya geçti, gördüğü bank hala boştu. Gidip oturdu ve manzaranın tadını çıkarmaya başladı. Önünden insanlar geçiyordu, üzerlerine hırka giymiş insanlar gördü kadın. Kendisinin üşümediğini far ketti. Martılar bağıra bağıra uçuşuyordu denizin üzerinde. Arkasında trafiğin uğultusu, korna sesleri, kalabalığın sesi vardı. Bitmek bilmeyen bir karmaşa. Şehirde yeni bir gün başlıyordu. Oturduğu bankta ardına yaslanıp gözlerini yumdu kadın. Öyle huzur veren bir duygudur ki.

Bir ambulans sesi duyuldu caddede. Polis, kalabalığı dağıtmaya çalışıyordu. Sağlık görevlileri insanların meraklı bakışları eşliğinde görevlerini yapmak için yerde yatan şahsın yanına geldiler. Nabız yoktu. Bir süre hayata döndürmek için uğraştılar ama olmadı. Sedye yardımıyla ambulansa taşıdılar. Polislerden biri, bir elinde ufak bir omuz çantası taşıyordu. Diğer eliyle de ardında tekerlekli mor bir valiz sürüklüyordu. Onca gürültü içerisinde zar zor duyuluyordu valizin asfalt üzerinden yuvarlanan tekerleklerinin sesi. Gün henüz ağarırken, ambulans siren sesleriyle ayrıldı olay yerinden. Kalabalık yavaşça dağıldı. Hayat tüm hızı ile akmaya devam etti.

Hayata Dönüş

Öylesine, sıradan bir gündü işte. Herhangi bir senenin yazıydı, hava sıcaktı, ne ara gündüze varıyoruz ya da hangi ara günü bitirip gecenin kapısına dayanıyoruz fark edemiyordum. Bir önemi de yoktu zaten. İçerisinde, diğer herkes gibi koşturup durduğumuz şey hayattı işte. Biz de nefes alıyorduk. Son nefese kadar devamdı. Bazılarımızın seçme şansı olmuştu bazı şeyleri belki ya da belki hepimizin olmuştu ama bazılarımız bunun farkına varmıştık, tam olarak emin değildim. Evet evet sıkıntılı bir dönemiydi hayatın, bir anda içerisinde bulmuştum kendimi. Ne neydi? Ne olmuştu ve neden böyle olmuştu? Yanlış neredeydi? Durup düşünür ya insan arada, çünkü o aralarda düşünmek için çokça zamanın olur genelde.

“Nerede yanlış yaptım?
Yanlışı yapan ben miydim cidden?
Tek yanlış yapan ben miydim?
Neden her şeyi ben yanlış yapmışım gibi davranıyor herkes?”

Böyle, zihnimin içerisinde uzayıp giden soru zincirlerim olurdu sürekli. Sonra, dur dedim kendime. Kendime yeterince vurmuştum. Eğer tüm hırsımı aldıysam artık yola devam etme vaktiydi. Evet, hırsımı kendimden almıştım çünkü Kafka’nın da dediği gibi beni üzecek gücü onlara ben vermiştim. O koca hayatın içerisinde, bir kenara, köşeye sinmiş kalmıştım öylece. Oysa ki ben olmadan da devam ediyordu hayat ve edecekti de… Kimsenin umurunda bile olmadan hem de… İşte tam o anda karar vermiştim, buna izin vermeyeceğime. Ayağa kalkacak ve devam edecektim yola ama öyle eskiden olduğu gibi değil. Bazı köklü değişikliklere ihtiyacı vardı ruhumun.

Mesela, çıkardım üzerimden tüm beklentilerimi ve fark ettim ki meğer ne büyük ağırlıkları varmış üzerimde. Tamam dedim o zaman artık, bu dünyada, bir Allah’ın kulundan, tek bir beklentim olmayacak. Hayattan bile bir beklentim olmayacak. Sadece ufak planlarım olacak hayata dair ve bu planların getirdiği yine minik sonuçlarım. Kocaman kocaman sarılacağım ama o sonuçlara da, doğru ya da yanlış ayırmadan. Doğruysa benim doğrum, yanlışsa evet ben yaptım diyeceğim. Başka hayatlarla değil kendi hayatımla ilgileneceğim ince ince. Açacağım kapılarını mesela kalbimin, özgürlüğü en çok hak eden oydu çünkü, biliyorum. Bırakacağım , gezsin dilediğince. Yanlış insanlar da dokunacak elbet, doğru insanlar da… Zaman yine aynı hızıyla akmaya devam edecek ama ben her anın, teker teker farkında olacağım bu sefer. Her nefes alış, zamanında takılıp kaldığım, yüzlerce yanlış düşünceye inat gibi olacak ve de öylesine umursamaz. Düşlerim de olacak mesela ama yeşile, doğaya özlemle dolu düşler olacak bunlar. Bir göl kenarında demleyeceğim çayımı belki bir akşam üzeri, yahut iki ağaç arasına gerdiğim hamağımda okuyacağım kitabımı, salınırken ruhum bir o yana bir bu yana.

İnsan sevmek güzeldi evet ama karşılık beklemeksizin sevince güzeldi insan aslında. Bir kadın sevmek çok daha güzeldi mesela ama bir kadın sevince karşılık da bekliyor insan. Sonra boşver diyorsun, sen sev… O sevmese de sen sev. Çünkü sevmek istiyorsa sevmeli insan ve de söylemeli sevdiğini. Hayatta en beceremediğim şeydi belki de sevdiğini söyleyebilmek ya da gösterebilmek istenildiği gibi. Çünkü bilmiyordum nasıl yapılır. Belki de zamanında biliyordum da bir şekilde unuttum farkında olmadan. Öyleyse unutan olarak ben miydim suçlu olan yoksa unutturan mıydı suçu bana atan? İşin bu sevme tarafı karışık azizim. Sevmek istersin her zaman. Sevilirsin de hatta tam da istediğin gibi ama seni seveni sevemediğini fark edersin ya hak ettiği gibi… İşte bak, bir yara daha… Hem de hem o tarafa hem sana açılan bir yara. Bazen de tam tersi olur, sen seversin deli gibi de hiç umurunda değildir sevilenin. İşte sonra da dersin ya kendi kendine; “Varsın gelsin hayat bildiği gibi.”

Sevgi Neydi?

   Dünya hiç olmadığı kadar güzel görünür ya bir anda. Evet evet… Öyle insanlar vardır, bilirsin. Onların yanında ya da onlar yanında olduğunda Dünya, o ana kadar hiç olmadığınca güzel görünür gözüne ve şaşırırsın. Aslında öyle olmadığını bilirsin ama öyle olduğuna inanmak işine gelir ya… Hatırladın değil mi? Evet hatırladın biliyorum. Herkesin başına gelmiştir. Gelmedi diyen bizden değildir.

   Şimdi diyeceksin ki; “Senin başına geldi herhalde yine.” hayır gelmedi, yani yeniden gelmedi. Sadece o hissi anımsadım bu gece. Bu sebeple yazıyorum, çünkü o his, üzerine şarkılar, şiirler yazılası bir his. O his ta içten gelen, sıcacık ve gerçekten gerçek olan bir his. Öyle yalancıktan ya da bir anlık hissedilen bir his değil. O his işte, kendini mutlu hissetmekle alakalı ve sevgi denen şeyle alakalı. Aşk demiyorum, o çok farklı bir konu değil mi?! Aşk yok da demiyorum var elbet ama aşk geçici, kimi aşklar daha uzun da sürse bir sonu mutlaka var. Kimilerine göre deli saçması bir şey aşk ya da çokça şişirilmiş bir balon ve patladığında insanın canını yakıyor. Kimilerine göre ise uğrunda feda edilemeyecek şey yok. Yok yok konu aşk değil, ben aşk denen şeyin mutlak suretle bir sona kavuştuğuna inananlardanım. Ben sevginin ama gerçek sevginin derdindeyim şu anda. Bir insanı ki insan, öyle böyle bir kahpe değil ama tüm yaşadıklarına inat seversin bir insanı yine ve yeniden. Ne zaman ya da nerede veya ne şekilde olduğunun bir önemi yoktur. Sevgi bazen en olmadık yerde yeşerir öyle değil mi? Bazen iki taş parçasının arasında boy veren çiçekler gibi, onca kar, buz arasında uzak güneşe gülümseyen bir kardelen gibi… Düşünsene geçmişi, hadi dön bir bak bakalım ardına. Şimdi, tam şu anda sahip olduğun her şeyi şöyle sağlam bir kasaya koy ve beş dakikalığına kilitle o kasayı. Çünkü onlar çok değerli. Ben onlardan öncesini soruyorum sana. Neler yaptın daha önce sevdiklerin için? Kim bilir nelere katlandın?! Geldi mi aklına? Bir gülümseme yayıldı sanki yüzüne. Hepsi tatlı değildi biliyorum. Hani bir avuç çekirdek yersin, arasından bir tanesi acı çıkar ve çekirdekten soğutur ya seni işte öyledir bazıları ama vazgeçmezsin. Sonunda, hepsinden ve her şeyden çok seversin, karşılığını da aynı şekilde alırsın. Şimdi aç o kilitlediğin kasayı işte orada sevgini hak edenlerin hepsi.

   Sadece hatırına geldiğinde bile sıcacık bir gülümsemeyle karşıladığın sevgilerin olsun yanında her daim. Sevgiye inan ve hakkını ver sevginin, işte o zaman huzur seni bulur.

Huzurla ve sevgiyle kalın can parçaları.

Biz Bize (Onur Can Özcan)

Her şeyi tam anlattık da
Biz yine yarım kaldık.
Herkesi anladık ya…
Yine biz yalnız kaldık.
Bize herşeyi öğretmişler
Yalnızlığı es geçmişler
Gece ince, mevzu derin
Bak yine biz bize kaldık.


En acılı ölüm yaşamak ya
İnadına yaşadık biz de…

Yaşamak…

Sadece nefes almak yeterli mi yaşıyor sayılabilmek için bu hayatta? Oysa ki hissetmek de mühim. Hem de ne mühim. Bir o kadar da derin bir mevzu değil midir?

“Biri olmak gerek bu hayatta, en azından biri için.”

Derin mevzular bunlar azizim, derin.

Yaşamak…

Sadece nefes almak yeterli mi yaşıyor sayılabilmek için bu hayatta. Oysa ki hissetmek de mühim. Hem de ne mühim. Bir o kadar da derin bir mevzu değil midir?

“Biri olmak gerek bu hayatta, en azından biri için.”

Derin mevzular bunlar azizim, derin.

Benim Hikayem

Zaman dediler. “Zaman” her şeyin ilacıymış. Bir hikayem vardı, herkesin olduğu gibi. Bir tarihte yazılmaya başlandı. Hikayeleri bilirsin, giriş – gelişme ve sonuç. Bir de başlığı olmalıydı.

Girişi oldukça sıradandı benim hikayemin. Tıpkı birçoğu gibi diğer hikayelerin. Doğdum, büyüdüm, öğrendim. Gelişme kısmı daha eğlenceliydi girişe nazaran. Hayatı keşfetmeye başladım ve insanları. Canım acıdı çoğu zaman, gülümsediğim de oldu tabi zaman zaman. Yeni insanlar tanıdım. İçlerinde, canımı yakanlar da oldu, onu elinde tutanlar da… En azından bir süre… Sonra sen geldin bir yerlerden bir şekilde. Hikayemin asıl gelişme kısmı başlamış oldu işte tam o zaman. On bir sene. Dile kolay tam on bir sene… İçi dolu dolu uzun bir zaman dilimi. Birlikte güldük, birlikte üzüldük, birlikte başa çıktık bir çok sorunla ama birbirimizle başa çıkamadık. Birbirimizi olduğu gibi kabul edemedik. Bazı şeyler içimizde kaldı. İçimizde birikti bazıları da bir yığına dönüştü ve sonunda tüm ağırlığı ile üzerimize yıkıldı ne var ne yoksa. Sonra… Sen gittin. Her şey gitti. Herkes gitti. Zor oldu hem de çok zor. Devam etmeye çalışıyorum evet. Buna mecburum. Bu can bu bedenden çıkmadıkça bir şekilde yaşamaya devam etmek zorunda insan. Yeniden kendimi bulacağım, biliyorum zaman alacak ama yapacağım. Sen de öyle. Yeni suretler tanıyacağım. Bu suretlerden bazıları yine canımı yakacak biliyorum. Kimi daha yakın duracak bana kimi daha uzak. Kiminden ben kaçacağım. Birileri yine ruhuma dokunacak belki ben de bazılarının ruhuna dokunacağım. Belki biri olacak ya da ben biri olacağım birileri için.

Neden mi yazıyorum bunları? Bilmiyorum. Belki içimde taşıdığım yükün ağırlığını biraz olsun hafifletebilmek için. Belki yazmak bana nefes alacak bir alan oluşturduğu için. Tam olarak emin değilim. Hikayem devam ediyor. Ne sonuç kısmı belli ne başlığı. Bilirsin başlık, hikaye bittikten sonra konur. Hani diyor ya; “Hayatıma giren her şeye, herkese… Teşekkürler! Büyüyorum sizinle.” Sen, ömrünün sonuna kadar çok mutlu ol bundan sonra. Çünkü herkes gibi sen de bunu sonuna kadar hak ediyorsun. Hikayem, asıl seninle başladı şimdi ise bir şekilde devam etsin. Huzurla, sevgiyle…